18 Nisan 2011

AKPM Genel Kurulu'ndaki Konuşmanın Düşündürdükleri

Aslında bu konuda yazmayı düşünmüyordum ama yapılan kimi yorumların hayal gücümü aşması nedeniyle kendimi tutamadım. Zira, tam olarak Kaddafi tarzında olmasa da güçlü bir ülkenin başbakanına yakıştıramadığım konuşmanın aşağıdaki örnekte olduğu gibi tribünleri ayağa kaldırdığını gördüm.
Türkiye'nin başbakanının, lafı ağzında gevelemeden, 'mıy mıy mıy' etmeden, dünyanın her yerinde Türkiye'nin tezlerini savunabileceğini, buna alışmaları gerektiğini kabul etsinler.
İşte bu kadar! Alıntının yer aldığı Yeni Şafak gazetesinin 15-Nisan-2011 tarihli İnternet giriş sayfasında bulunan bir haber resmi tamamlıyor: Başbakan'ımızın, kızı ve gelininin ABD'den vize almak için çektiği çileleri sanki kendisi yürütmenin başı değil de sıradan bir memurmuş gibi anlatıp dert yandığı ve vize için istenen belge listesinin küçültücülüğü ile kuyruklardaki zulmü es geçerek her şeyi türbansız fotoğraf talebine indirgediği günlerde çıkan bu habere göre, T.C. vatandaşlarından vize istemeyen ülke sayısının 58'e çıkmıştı. Yalnız haber de stratejik bir hata yapılmış ve vize istemeyen ülkelerin listesi de verilmişti. Ne kastettiğimi daha iyi anlamanız için listeyi dipnotlara ekledim.1

Neyse, daha fazla gevelemeden AKPM Genel Kurulu'ndaki konuşmanın soru-cevap kısmına geçelim. Bilmem tekrarlamaya gerek var mı, AB organı olmayan Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi (AKPM) Genel Kurulu aslında bağlayıcı kararlar alma gücüne sahip değil. Bunu, Türkiye ile ilgili olumsuz metinlerin kabulü sonrasında "Avrupa uzmanlarınca" yapılan yorumlardan da hatırlayacaksınız. Ancak, AKPM Genel Kurulu Avrupa ülkelerindeki genel havayı koklamak için oldukça geçerli bir gözlem olanağı sunuyor. Mesela, din özgürlükleri konusundaki [haklı fakat eksik] soru, Avrupa'nın Türkiye'yi azınlıklardan oluşan ve her an kırılıp parçalanabilir bir mozaik olarak gördüğünün bir göstergesi. Bu kimi zaman o kadar ileriye götürülebiliyor ki, Orta Asya şamanlığı, Anadolu'nun yerleşik gelenekleri ve İslam'ın harmanı olan Alevilik'in Türkmen ağırlıklı uygulayıcıları aniden bir azınlık oluveriyorlar. Tam buna kızacak darılacak gibi oluyorsunuz, yetkili bir ağız çıkıp Türkiye'deki etnik kimlik sayısında bir açık artirma başlatıveriyor ve bu sorunun aslında toplantılarda yöneltilmek üzere bazı basın mensuplarına verilen sorulardan biri gibi olabileceğini bile düşünmeye başlıyorsunuz. Gelin görün görün ki, Başbakan'ımız gönlümüze su serpiyor ve bu konudaki bir soruya verdiği cevapla herkesi danışıklı dövüşün mümkün olmadığına ikna ediyor: tüm dünya ülkelerini Mısır ve herkesi Tahrir Meydanı'ında toplanmış toplulukla karıştırıyor olsa gerek, daha önce %42'lik azınlığın gönlünü almak için yapmış olduğu gibi "Ben kefilim" deyiveriyor. Hem de, her iki elini teminatını daha ikna edici kılmak amacıyla Erdal İNÖNÜ edasıyla kullanarak.

Aslında soru-cevap kısmının zirvesi, kurumları devreden çıkarıp erkleri tek kurumun ötesinde tek kişide toplayan bu yorum değil. İnsanın içini fazlasıyla buran bu yanıt, kitap imha konusuna yapılan yorumla gölgede kalıyor. Anlaşılan, Fransız Devrimi'ne yapılan yolculuğumuzun Engizisyon'a kadar uzatılması gerekli. Zira, düşünce özgürlüğüne dair bir soruda, daha önceleri şiir okuduğu için hapse girdiğini iddia eden ve 12-Eylül-2010 referandumu öncesinde sağcısıyla solcusuyla asılan gençleri argümanlarına malzeme eden Başbakan'ımız, Ahmet ŞIK'ın kitabını bir bombanın yapımında kullanılan malzemelere benzeterek Avrupa'ya "ileri demokrasi" ihracatı yapıveriyor. Bunu yaparken de, iddianamesi bile yazılmamış olan ve toplandığı iddia edilen dellilerin şüpheli avukatlarına gösterilmemesiyle hali hazırda insanların adalete güvenlerinin sarsıldığı bir davaya gölgesini düşürdüğünü fark etmiyor bile. Ya da, tıpkı devlet zirvesinin uzlaşıyla Kayseri Belediyesi ve YGS olaylarında yaptığı gibi, mahkemeyi etki altında bırakmak istiyor.

Değineceğim son nokta, bugünlerde ortaya dökülen seçim vaatlerinin inandırıcılığı konusunda beni kuşkuya düşüren, seçim barajı sorusuna verilen yanıt. 2002 seçimleri öncesinde vaat olarak kaldırılacağı defaatle söylenen seçim barajının geçen dokuz yıl sonrasında başkası tarafından konulduğu anlaşılıyor ve halk istemedikçe kaldırılmayacağı ilan ediliyor. YÖK'ün kaldırılması noktasındaki niyet değişikliğine de ışık tutan bu yaklaşımın, İsviçre'deki minare referandumunda doğru bir biçimde hatırlanan temel insan haklarına yönelik konuların referanduma götürülemeyeceği savı ile çelişkisi ise unutuluveriliyor. Bu konuda zikredilen ve kimi basın-yayın organlarında tekrarlanan bazı AB ülkelerindeki %8'lik seçim barajı efsanesi ise, insanı ülkemizim bürokrasisindeki uzmanların yeterliği noktasında düşündürüyor.

Farkındayım, yine çok uzattım. Ancak izin verin, sizi 16-Nisan-2011 günü İzmir Kitap Fuarı'nda dinlemek şansına eriştiğim Ertuğrul MAVİOĞLU'nun konuşmasında anlattığı bir Türkiye fotoğrafı ile biraz daha yorayım. Bildiğiniz gibi, Ertuğrul MAVİOĞLU Ahmet ŞIK ile birlikte kitap yazmış olan ve son kitap imha operasyonunda adı sıkça geçen bir Radikal gazetesi yazarı. Sağa sola sapmadan, konuyu uzatmadan, şifrelere başvurmadan söylediği ise, Emniyet'te pişirilip yazılan bazı haberlerin malum gazetelerdeki kimi "gazetecilere" verildiği ve bu kişilerin bunu kullandıkları! İddianın ciddiye alınması gerekliliği ise buna nasıl inandığını söylediğinde görülüyor: pişirilip yazılan haberlerden biri yanlışlıkla listede olmayan birine iletilmiş ve kendisi de bu iletinin bir nüshasını 15-Nisan-2011 günü İzmir Barosu tarafından düzenlenen bir toplantıda görmüş. Ne diyelim, demokrasi alla Turca olunca gazeteci de alla Turca oluyor.


  1. Vize istemeyen ülkeler listesine, Balkan ülkelerinin yakın zamanda Başbakan'ımızın "fırça attığı" AB'ye gireceğini ve dolayısıyla bu listeden çıkacaklarını hesaba katarak bakın.
    Antigua, Barbuda, Arjantin, Arnavutluk, Bahamalar, Barbados, Belize, Bolivya, Bosna-Hersek, Brezilya, Ekvator, El Salvador, Fas, Fiji, Filipinler, Guatemala, Gürcistan, Haiti, Hırvatistan, Honduras, İran, Jamaika, Japonya, Karadağ, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Kolombiya, Kore Cumhuriyeti (Güney Kore), Kosova, Kosta Rika, Libya, Lübnan, Makedonya, Maldivler, Malezya, Mauritius, Nikaragua, Palau Cumhuriyeti, Paraguay, St. Lucia, St. Vincent-Grenadines, Sırbistan, Singapur, Solomon Adaları, Sri Lanka, Suriye, Svaziland, Şili, Tayland, Trinidad-Tobago, Tunus, Tuvalu, Uruguay, Ürdün, Venezuela, Yemen.
    Bu arada, Körfez Savaşları sırasında bütünlüklerini korumak için Türkiye'nin kendini tehlikeye attığı Suudi Arabistan, Kuveyt ve diğer körfez ülkelerinin listede olmadığına dikkatinizi çekerim. Anlaşılan, Türkiye bir koyup üç almak yerine üçün birini almış. :-(